8 MART'I ANARKEN

Hüseyin İrfan Fırat

08 Mart 2018 Perşembe 16:58

Merhaba Sevgili okuyucularımız,

8 Mart Dünya Emekçi kadınlar gününün nasıl bir trajik olayın yıldönümü olduğunu hala bilmeyenlerin olduğu bir dünyada yaşıyoruz ne yazık ki. Şimdi kimileri bu gün tıpkı tüketim toplumunun temsilcilerinin ürettiği sevgililer günü misali bir gün yaşamak derdindedir. Akşam eşlerini, sevgililerini yemeğe çıkaracaklar, belki hediye alacaklardır. Gül satıcıları da böyle günlere bayılırlar şüphesiz.

Oysa Kapitalizmin simgesi Amerika’da Tekstil işçilerinin direnişi sırasında bir fabrikada 8 Mart 1857 tarihinde meydana gelen ve 129 kadın işçinin yanarak öldüğü o elim olayın yıldönümüdür 8 Mart. 

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilk kez 19 Mart 1911’de Almanya ve İsviçre’de anıldı. Anmaların 8 Mart olarak değiştirilmesine 1921'de Moskova'da düzenlenen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda karar verildi. ABD'de de ise 1960’lı yıllarda anılmaya başlandı. Birleşmiş Milletler, 66 yıl sonra 8 Mart'ı 'Dünya Kadınlar Günü' olarak kabul etti.

Ülkemizde ise Bu tarih ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekânlardan sokaklara taşındı. “Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapıldı. 12 Eylül Darbesi'nden sonra cunta yönetimi tarafından dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmasına izin verilmedi. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" kutlanmaya devam edilmektedir.

8 Mart’la ilgili bu genel bilgilerden sonra biraz gerilere gidip Emekçi kadınların ülkemizdeki hikâyelerine baktığımızda ilginç detaylarla karşılaşıyoruz.

Aslında Osmanlı toplumundan bu yana kadınlarımız çalışma hayatının içindeler. Önceleri tarım ve evde yapılan işlere yönelik olan kadın emeği 19.Yüzyıl sonlarında atölye ve fabrikalarda yer alıyor. Bunda o yıllarda erkek iş gücünün askere alınması ve dolayısı ile savaşların etkisi de yadsınamaz şüphesiz ki.

Ancak kadın işçilerin varlıklarını hissettirmeleri Cumhuriyet sonrası ve buna bağlı olarak ülkemizde sanayileşme olgusunun ortaya çıkmasıyla özdeştir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde sanayide kadın işçiliğin %25 dolaylarında olduğu bilinmektedir.

Osmanlı Kadınları çalıştırma cemiyet-i İslamiyesi ve ilk kadın işçiler

Bu özel güne ilişkin arşivimdeki kaynakları karıştırırken ilginç bir Osmanlı Derneği ile karşılaştım 1916 yılında kurulan bu cemiyet Türk-İslâmı kadınlarını iş hayatına dâhil etmeyi amaçlayan, eşini kaybeden kadınların iş bulmalarında ve evlendirilmelerinde yardımcı olan bir dernekmiş. İşte Osmanlı savaşlar sebebiyle azalan erkek işgücünü ikame edebilmek amacıyla bu dernek aracılığı ile orduya kadın işçi almaya karar vermiş. Gelin dilerseniz şimdi kaynağımız olan Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisindeki detaylara bakalım.

KADINLARI ÇALIŞTIRMA CEMİYET-İ İSLAMİYESİ

1916’da İstanbul’da, işgücü piyasasına kadın işgücü sağlamak amacıyla, İttihat ve Terakki Fırkası’nın girişimiyle kurulan dernek.

Balkan Savaşı (1912-1913) ve onu izleyen 1. Dünya Savaşı sırasında erkek nüfusun cepheye sevki nedeniyle işgücü sıkıntısı çekilmeye başlaması üzerine, Osmanlı kadınını çalışmaya yaşamına sokma düşüncesi doğdu bu amaçla yapılan girişimlerden birisi de iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’nın öncülüğünde kurulan Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi’dir. 1916’da kurulan cemiyetin kurucuları Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver (Paşa), Harbiye Nezareti Müsteşarı İsmail Hakkı, Harbiye Nezareti Mektupçusu Ali Rıza, İstanbul Mebusu Salah Cimcoz, Davavekili Mehmet Arif ve Davavekili Mehmed Selahaddin’di. Cemiyetin amacı “İşbu cemiyetin maksadı kadınlara iş bulup kendilerini namus karane temin-i maişete alıştırarak himaye etmektir” şeklinde belirlenmişti.

Cemiyetin gösterdiği en önemli faaliyet 1. Ordu bünyesinde bir kadın işçi taburu oluşturarak geri hizmette işgücü açığını azaltmaya çalışmak oldu. Bu taburda çalışacak kadınlarda Osmanlı tebaasında olmak, aşılı olmak, bulaşıcı hastalığı olmamak, “namuslu ve iffetli” olmak, 18-30 yaşlarında bulunmak, kucakta taşınır çocuğu bulunmamak şartları aranıyordu. Taburda çalışan kadınların aylık maaşı 250 ile 600 kuruş arasında değişiyordu.

Tam adı “Birinci Ordu-yi Hümayuna Merbut Birinci Kadın İşçi Taburu” olan bu birlikte çalıştıran kadınlar cepheye yollanmıyor, geri hizmetlerde çalıştırılıyordu; kadınlar asker sayılmamakla birlikte askeri bir yaşama sokuluyorlardı. Kadın kâtip ve memurların da subay gibi nöbet tutmaları zorunluluğu getirilmişti. Taburda çalışan kadınlar maaşlı memur ve nefer statüsündeki ücretli ve yemeyeli işçi şeklinde iki sınıfa ayrılıyordu. Taburun komutanları erkek subaylardı. Taburdaki kadınlar günde 8 saat çalışıyorlar; askeri talimatların dışında tutulmuş olmakla birlikte kendilerine görgü kuralları, üstlerinde konuşma ve davranış konusunda kışlalarda eğitim veriyordu. Bu kadınların göreve atanmaları ve işten çıkarılmaları, taltif edilmeleri komutanın yetkisi dâhilindeydi. Kadınların kıyafeti pelerin, manto, ceket, şalvar, başörtüsü, tozluk yeldirme bu potin şeklinde belirlenmişti. Ayrıca bütün kadınlar, üzerinde “Kadın Birinci İşçi Taburu” ve kayıt numaraları yazılı bir kolluk taşımak zorundaydılar. Evli kadınlara haftada dört gece izin veriliyordu, uzakta oturanlar ise haftada sadece bir gün alabiliyorlardı. Cemiyet evlenme zorunluluğu da koymuş, kadınların 20, erkeklerin ise 25 yaşına kadar evlenmelerini zorunlu kılmış, bu yaşına kadar evlenmemiş olanların işten çıkarılması öngörülmüştü. Bu konuda çeyiz hazırlayamayacak durumdaki kızların çeyiz düzenlemelerine cemiyet yardımcı olacak, evlendiği erkeğe gerekirse iş bulacak, evlenenlerin maaşına yüzde 20 zam yapılacak, çocuk olması durumunda yüzde 20 zam daha yapılacaktı.

 Ayrıca 4. Ordu’da tarımda çalıştırılmak üzere kadın amele taburları oluşturarak Çukurova’ya sevk etti.

Kaynak: Toprak, Z. İttihat-Terakki ve Devletçilik, İst. 1995

İlk kadın sendika başkanı

Görülebileceği gibi Osmanlı döneminde kadınların kariyer yapabilecekleri tek kurum yine orduymuş. Yazımı bir başka ilginç detayla tamamlamak istiyorum. Ülkemizde kadın sendika yöneticisi sayısı pek fazla değildir. Buna karşın 1951 yılında yani 67 yıl önce Bandırma’da kurulan Tekel Yaprak Tütün Bakım ve İşleme Evi İşçileri Sendikasının başkanlığına 1952 yılında Dervişe Koç (Koçoğlu) seçilmiş. Dervişe hanımın yaşamını araştırdığımda 1918 Kıbrıs Lefkoşe doğumlu olduğunu, İstanbul Çapa Kız Enstitüsünü bitirdikten sonra Bandırma Yaprak Tütün Bakım İşleme Evi'nde işe başladığını, daha sonra burada sendikal faaliyetlere katılarak, yönetim kuruluna seçildiğini gördüm. Üstelik Dervişe Hanım 11 dönem gibi uzun bir süre yönetimde kalarak bu konuda da bir rekora imza atmış. 2002 Yılında vefat eden Dervişe hanımın bana göre asıl ilginç yönü ise Alparslan Türkeş’in kız kardeşi olması.

Yazımı bitirirken 8 Martta yitirdiğimiz tüm emekçi kadınları saygıyla anıyorum ve Dünya Emekçi kadınlar gününü kutluyorum.