İÇİMİZDEN BİRİ: MUSA GÜNER

Ali Haydar NERGİS

25 Eylül 2017 Pazartesi 16:56

Bedenim, ayaklarım İsveç’te; yüreğim Erzincan’ın Dılav köyünde kalacak..’’

Musa Güner, 1943 yılında, Erzincan’ a bağlı Üzümlü İlçesi’nin Ermenice adı Dılav olanÇamlıca Köyü’nde Zaza bir ailenin çocuğu olarak doğdu. İsveç’e 17 yaşında geldi. Bir süre tekstil işinde çalıştıktan sonra, okuyup makine mühendisi oldu.  Ardından Mineroloji ve Petroloji doktorluğu eğitimini tamamladı. İsveç  Lund Üniversitesi’nde ve Ankara Hacettepe Üniversitesi Maden Mühendisliği Fakültesi’nde öğretim üyeliği yaptı. İsveç’e geldiği günlerde sadece anadili Zazaca’yı biliyor. Türkçeyi  yeterince konuşamıyor.  İş saatleri dışında okula giderek İsveççe ve İngilizce öğreniyor; yetersiz Türkçesini de  özel çabasıyla İsveç’te geliştiriyor. Geliştirmekle kalmıyor; seksen iki bin sözcüklü Türkçe – İsveççe sözlük hazırlıyor. İsveç okullarındaki Türkçe anadili derslerinde ve göçmenlere İsveççe öğretilen dil okullarında halen bu sözlükten de yararlanılıyor.

Musa’nın eşi Barbara, Polonyalı. İki kızları var; Elif ve Nuray, Türkçe adlar taşımalarına karşın, Türkçe konuşamıyorlar. Evde İsveççe konuşuluyor. Elif ve Nuray, Türkçe sorularıma gülümseyerek karşılık veriyorlar.
Musa, sağlık sorunları nedeniyle uzun yolculuk yapamıyor, tatile gidemiyor. ‘’Nasılsın?’’ diye sorduğumda, ‘’Bir salıncakta gidip geliyorum’’ diyor. Emeklilik günlerini köşesinde dinlenerek geçiriyor. Sağlık sorunları arttıkça, yaşı ilerledikçe doğduğu yer olan Erzincan’ın Dılav Köyü’nü daha çok özlüyor. Derin düşüncelere dalıp, çocukluk anılarına gidiyor:

musa-emel.jpg

... Köylerinde üç çeşme var. İçme ve kullanma suyu bu çeşmelerden karşılanıyor. Beyaz çamaşırlar külle kaynatılarak yıkanıyor. Diğer çamaşırlar için beyaz sabun kullanılıyor. Kadınlar, saçlarını kil adlı mavi ve yumuşatıcı bir toprakla yıkıyorlar.. Şahsanem, Musa’nın çocukluk arkadaşı. Kırlarda birlikte oynuyor, hayvan otlatıyorlar. Şahsanem’in yalınayakları  su toplamış, iltihaplanmış; yarasında kurtçuklar oluşmuş. Musa, Şahsanem’in ayaklarındaki  larvaları iğne ile ayıklıyor; yakılmış bez parçalarının külüyle sararak iyileştirmeye çalışıyor. Şahsanem, yetersiz beslenmekten zayıflamış, çöp gibi olmuş. Sabah ayazında kırda hayvan otlatırken üşüyor. Köyde herkesin sırtı yamalı. O zaman düşünmeye başlıyor Musa çocuk aklıyla; ne yapmalı, köylüyü bu yamalı giysilerden nasıl kurtarmalı? Aklınca çareler de buluyor: Kente gidecek, büyük okullarda okuyacak; dokuma ustası olacak, tezgâhlarda daha çok kumaş ve pazen üretilecek;  köylüler, bu sefil giysilerden böyle kurtarılacak.. kurtarmalı.. Dılav Köyü’nün toprakları dağınık; inişli, yokuşlu. Ulaşım atlarla, eşeklerle, kağnılarla sağlanıyor. Başlıca besin kaynakları mayalı ekmek, soğan ve çökelek;  Zazaca’da çökeleğe  ‘torak...’ diyorlar. Zengin sofralara oturamıyorlar bir türlü. Ekmek bulduklarında, soğan olmuyor; ekmek ve soğanı bir araya getirdiklerinde ‘torak’ bulunmuyor. Tek  odalı, kerpiç bir ilkokulda  okuyorlar; oda üçüncü sınıfa kadar eğitim veriyor. Musa, orada öğreniyor Türkçeyi çat pat konuşmayı;  adını, soyadını yazmayı.. Yıllar sonra, o günleri anımsarken gülümsüyor;  ‘’Her şeye karşın güzeldi, ömrümün balıydı o yıllar..’’ diyor.
Köyde bir baltaya sap olamayacağını anlayan Musa, hayallerinin peşinden koşuyor; daha on üç yaşındayken

dilav-koyu.jpg

İstanbul’un yolunu tutuyor, bir dokuma tezgâhının başına geçip çalışmaya başlıyor. Dokuma işini kavradıktan sonra, Taşlıtarla’da, Gümüş Motor Fabrikasına işçi olarak giriyor. Necmettin Erbakan, o fabrikanın müdürü. Erbakan Hoca, o yıllarda doçent henüz;  sabahları İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ders veriyor; öğleden sonra da Gümüş Motor Fabrikası’nda  müdürlük yapıyor. 

O günleri şöyle anlatıyor Musa Güner:

‘’Motor Fabrikasında çalışıyorum, ama aklım fikrim dokuma tezgâhlarında. İsveçlilerin o yıllarda yeni bir dokuma tezgâhı geliştirdiklerini duydum. Bir yolunu  bulup İsveç’e gitmeliydim. O dokuma tezgâhında çalışmalı, sonra da  tezgâhın nasıl üretildiğini öğrenmeliydim. Düşüncemi  fabrika müdürlerinden birine açtım. Çok hoşuna gitti. Bana yardımcı oldu. Älmhult’teki dokuma fabrikasına istek mektubu yazdı. Kısa bir süre sonra olumlu yanıt geldi. İsveç’e gitmenin yolu açılmıştı, ancak,bu kez de bilet parasını denkleştiremiyordum.  Fabrikadan kazandığım ücretle ancak kendimi geçindirebiliyordum. Durumumu öğrenen arkadaşlar, bilet paramı karşılamak için fabrikada bir yardım kampanyası başlatılar. Fabrika Müdürü Necmettin Erbakan da o zamanın parasıyla 250 Lira katkıda bulundu. Sirkeci’den bindim kara trene, ver elini Malmö. 5 Ekim 1959’da İsveç’e geldim; iki gün sonra da dokuma fabrikasında işe başladım. İlk günlerde dil konusunda çok sıkıntı çektim. Hemen İsveççe ve İngilizce öğreten bir okula yazıldım. İşten çıktıktan sonra İsveççe ve İngilizce öğrenmeye başladım. ‘’

AHN- ‘’TÜRKÇE NE DURUMDA O YILLARDA?’’

‘’ Tamam, ben de tam o konuya geliyordum. Köyde ilkokul üçüncü sınıfa kadar okumuş,  çok az şey öğrenmiştim. Küçük yaşta İstanbul’a gitmiş, orada da Türkçe öğrenmeye fırsat bulamadan İsveç’e gelmiştim.  Zazaca biliyordum, ancak o da bir işe yaramıyordu. Büyük bir çaabayla Türkçemi de geliştirdim. Türkçeyi  de  tam olarak İsveç’te öğrendim yani. Hem de seksen ik bin sözcüklü Türkçe- İsveççe sözlük hazırlayacak düzeyde..’’
barbara-guner.jpg

AHN-‘’ MAKİNE MÜHENDİSİ DE OLDUN BU ARADA!’’

‘’ Evet. Sadece dokuma tezgâhında çalışmak yetmiyordu. Okuyup bu makinenin nasıl yapıldığını da öğrenmeli, gerektiğinde tamir de edebilmeliydim. Bu amaçla işten ayrıldım. Devletten burs alarak Hässleholm Teknik Okulu’na yazıldım, burayı bitirerek Makine Mühendisi oldum. Amacım, çalıştığım fabrikaya makine mühendisi olarak geri dönmekti. O arada fabrika iflas ederek kapandı. Bir süre işsiz kaldım, sonra yeniden okula başladım. Lund Üniversitesinde jeoloji mastırı yaptım, 1972 yılında, aynı üniversitede jeoloji asistanı olarak göreve başladım. Asistanlık görevimi sürdürürken mineroloji ve petroloji bölümlerini de bitirdim. ‘’
Sonra, herkes gibi, Musa Güner’de de ülkeye dönüş özlemi başlıyor. Türkiye’ye dönmek, bilgi birikimini kendi yurdunda değerlendirmek istiyor. 1986- 87 yılları arasında Ankara Hacettepe Üniversitesi Maden Mühendisliği Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapıyor. Okul iyi gidiyor, ancak, Musa,  küçük yaşlarda terk ettiği ülkesine uyum sağlamıyor. Çok şeyin değiştiğini fark ediyor. Kendisi de değişmiştir. Yapamıyor, İsveç’e geri dönüyor... 
Musa Güner, yaklaşık altmış yıldır İsveç’te yaşıyor. Kendi  ülkesine uyum sağlayamayan  Güner,  acaba’İsveç’li’ olabilmiş mi? 

‘’Yaklaşık altmış yıldır İsveç’te yaşıyorum; İsveç yurttaşıyım. İsveç’in dilini, kültürünü özümsediğimi söyleyebilirim. Ancak, bu kendimi  İsveçli gibi hissettiğim  anlamına gelmez. İsveç’in de beni  bir yurttaş olarak içine sindirebildiğini sanmıyorum. İsveçliler, duygu yoksunu bir toplum. Aralarında duygusal bağlar, sağlam aile ilişkileri yok.  Herkes birbirinden soyutlanmış olarak yaşıyor. Devlet, insanların kişisel yaşamına çok fazla karışıyor. Ekonomik beklentilerinden ruhsal beklentilerine dek insanın her şeyini devlet karışılıyor. Devlet, neredeyse herkesin sevgilisi, çocuğu, annesi, babası... Aşk, sevgi, sevinç, üzüntü gibi geğerlerin  devlet tarafından karşılanması mümkün mü?  Küçük çocuklar, bir yaşından itibaren kreşlere, anaokullarına veriliyor. Çocuklarda, anneye, babaya bağlılık, aile sevgisi gibi kavramlarr gelişmiyor. Eğitimi ve terbiyesi devletin sorumluluğunda olan çocuk, kendisini annenin, babanın, ailenin bir parçası olmaktan çok, devletin  bir parçası olarak görüyor.  Evde en küçük bir huzursuzluk durumunda, devlet çocuğunuzu sizden alıyor, bir daha göremiyorsunuz..  ‘’

AHN- ’’ PEKİ, İSVEÇ’TEN  TÜRKİYE NASIL GÖRÜNÜYOR?’’

Musa Güner’e göre,  ‘’Türkiye’de de artık ölçüler şaşmış, kantarın topuzu kaçmış..’’ , ‘’ Cumhuriyet değerlerinin terk edilerek köksüz, gövdesiz nesiller yetiştirilmeye çalışılıyor..’’ 
Yeni bir soru sormamı beklemeden tamamlıyoır sözlerini:
‘’Erzincan’a bağlı, Üzümlü İlçesinin Dılav Köyü, yeni adıyla Çamlıca’da dokuz kardeş olarak dünyaya gelmişiz. Kardeşlerin ikisi kız, yedisi erkek. Kızlar daha küçükken ölmüşler. Sonra annemiz, babamız öldü. Erkek kardeşler dünyanın çeşitli ülkelerine dağıldık. İkimiz İsveç’teyiz. Kardeşlerimden ikisi Almanya’da, biri İsviçre’de, bir kardeşimiz de Türkiye’de. Bir  kardeşimiz de öldü. Yaz tatillerinde herkes köyünü, yakınlarını görmeye için gider. Türkiye’de ne köyümüz, ne de akrabalarımız kaldı. Mezar taşlarıyla akrabayız artık. Tarlalarımız çöl oldu. Çocuklarımızın Türkiye ile bağları yok. Ben, sağlık sorunlarım nedeniyle gidemiyorum. Geldik, buralarda kalacağız artık. Dönüş bitti. Bedenim, ayaklarım burada; yüreğim, doğduğum  köy Dilav’da kalacak..’’