KHK İLE FETHULLAHÇILARA HİZMET ETMEK

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen Olağanüstü Hal ile birlikte Türkiye Cumhuriyet’i Kanun Hükmünde Kararnameler ile yönetilmeye başlandı.

KHK ile Fethullahçılara hizmet etmek

26 Aralık 2017 Salı 10:00

Çağlar Ezikoğlu

Siyasi iktidar tarafından darbe girişiminin yürütücüsü olan Fethullahçı terör örgütü ile mücadele kapsamında bu KHK’ların yürürlüğe konulduğu her defasında tekrarlanıyor olsa da, KHK’ların OHAL dışında birçok alanda yeni düzenlemeler getirdiğine şahit olduk bugüne kadar. Yayınlanan bütün KHK’lar bu açıdan sıkça eleştirildi lakin 24 Aralık’ta yayınlanan 696 sayılı KHK ile siyasi iktidarın FETÖ ile mücadele etmekten ziyade Fethullahçı çeteye hizmet etme noktasında hareket ettiğini gözlemlemek yanlış olmayacaktır.

696 sayılı KHK’da Fethullahçı teröristlerin dört gözle beklediği düzenleme olan mahmumlara tek tip kıyafet uygulaması yürürlüğe konuldu. Siyasi iktidarın Fethullahçı çete ile olan yakın ilişkileri ve geçmiş ortaklıklarının bu devlete getirdiği en önemli zafiyetlerden bir tanesi, Fethullahçı militanların başta sosyal medya olmak üzere birçok alanda doğru bir şekilde takip edilip analiz edilememesidir. Mahkumlara tek tip kıyafet uygulaması siyasi iktidar tarafından dillendirildiği andan itibaren Fethullahço sosyal medya trolleri, can siperane bir şekilde bu meseleyi kamuoyu nezdinde ön plana çıkarmıştı. Bunun en temel sebebi özellikle Fethullahçıların yurtdışındaki ülkelere bu yasağı bir propaganda aracı olarak kullanma isteğiydi. Siyasi iktidar ise resmen Fethullahçıların bu propaganda talebine son KHK ile olumlu yanıt vermiş oldu. Son aylarda Anti-Amerikancılık ve anti-emperyalizm rüzgarları estiren bir siyasi iktidar, bugün bu KHK ile getirilen mahkumlara tek tip kıyafet uygulamasını ABD ve emperyalizm tarihinin en rezil örneklerinden birisi olan Guantanamo üzerinden savunmaya kalkmıştır. Bu savunma bile başlı başına siyasi iktidarın bu uygulama ile içine girdiği çıkmazın ve Fethullahçı çeteye verdiği gollük pasın açık bir tezahürüdür. Tecavüzden yağmaya, cinsel saldırı suçlarından çetelere kadar geniş bir suç skalasından yargılananların takım elbise ile mahkemeye getirildiği bir ortamda siz muhalif kimliği yüzünden tutuklu duruma düşen Ahmet Şık gibi gazetecilere tek tip kıyafet uygulaması getirmeye kalkarsanız, o Ahmet Şık’ın yıllarca mücadele ettiği FETÖ’nün yurtdışındaki kara propagandasına en büyük desteği vermiş olursunuz.

Tek tip kıyafet uygulamasından daha da vahim olan ve açıkçası benim bugüne kadar bu kadarını tahayyül dahi edemediğim bir değişiklik daha oldu son KHK ile. Siyaset bilimi kuramcılarının üzerinde tartıştığı temel meselelerden birisidir devlet kavramı. Ama birçok kuramcının ortak noktada buluştuğu yadsınamaz bir gerçeklik vardır bu tartışmalarda. O da devlet aygıtının toplumun içerisinde şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran bir meşru güç olduğudur. Max Weber devletin bu gücü yaratmış olduğu hukuk düzenine uygun bir biçimde kullandığı müddetçe modern siyasi sistemler içerisinde meşru bir hukuki otorite olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti de tarihi boyunca devlet aygıtının şiddet kullanma tekelini hukuk düzenine bağlı kalarak elinde tuttuğu bir hukuk devleti olmuştur. Ta ki 24 Aralık 2017 tarihine kadar.

15 Temmuz sonrası çıkan ve 8 Kasım 2016’da yasalaşan ve yasalaştıktan 6755 Sayılı Kanun olarak bilinen düzenlemenin 37. Maddesi der ki; “15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.”

Bu madde aslında bu ülkede daha önce pratiği olan bir madde. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik konseyi 82 Anayasası’nın geçici 15.maddesinde benzer bir dokunulmazlık maddesini koymuştur. Bu bağlamda bakıldığı zaman devlet aygıtını yöneten iktidarlar olası bir iktidar değişikliklerinde olağanüstü hal koşullarında yaptıkları işlemlerden doğan sorumluluklardan kendilerini korumak adına bu düzenlemeyi getirmektedir. Siyasi iktidarın da yaptığı bu noktada benzer bir durumdur. Her ne kadar bu hüküm bu haliyle bile fazlasıyla eleştirilebilecek bir noktada iken, yine de bahse konu dokunulmazlık zırhı her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile yani devlet aygıtını yöneten kişiler ile sınırlanmaktaydı. Fakat son KHK ile bu maddeye 2.fıkra eklendi ve o fıkraya göre resmi bir sıfat taşıyıp taşımadığına veya resmi bir görevi olup olmadığına bakılmaksızın bütün siviller de bu dokunulmazlık zırhından faydalanmaya başlandı.

Bahse konu yeni düzenlemeyi okuduğum andan bu yana ciddi anlamda dehşet içerisindeyim. Zira bu madde Türkiye Cumhuriyeti’nde yurttaşlar üzerinde gücü elinde bulunduran tek aygıt olan devletin şiddet kullanma tekelini tamamen sivil vatandaşlara bırakmasına olanak sağlamaktadır. Yani kısacası devlet bir KHK ile vasfını tamamen yitirmektedir. Sokakta birilerini terör örgütü üyeliği ile suçlayıp öldüren ve bu cinayeti darbe teşebbüsü veya terör eylemlerinin devamı niteliğindeki eylemleri bastırmak amacıyla yaptığını kanıtlayan her sivil işledikleri suçtan dolayı yargılanmayacaktır. Sosyal medyadaki Ak Troller bu maddenin geçmişte sadece 15 Temmuz ve devamındaki kısa sürede yaşanan olaylar için geçerli olduğunu savunmaktadır. Hoş o gün tatbikata diye gidip köprüde o siviller tarafından boğazı kesilen askerleri öldürenlerin yargılanmayacak olması başlı başına bir skandal. Ama çok daha vahimi de önümüzde duruyor, zira KHK 15 Temmuz’dan sonra ‘devamı’ ibaresini kullanarak herhangi bir zaman sınırlaması getirmemiştir. Bu hüküm tam anlamıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine koyulan bir dinamitten başka bir şey değildir.

Dünden bu yana Fethullahçı sosyal medya trollerini takip ediyorum ve gözlemlediğim kadarıyla zil takıp oynama noktasındalar. Zira Batılı ülkelerde aylardır sürdürdükleri ‘Türkiye’de iç savaş çıkacak, NATO müdahale etmeli’ propagandasını daha etkili bir şekilde savunabilmeleri için siyasi iktidar tarafından önlerine inanılmaz bir fırsat sağlandı. Bu fırsatın bilinçsiz bir şekilde sağlandığını da düşünmüyorum. Bugün ‘FETÖ ile en çok mücadele eden benim’ diyen bir siyasi iktidar yöneticisinin yine son KHK’da FETÖ üyeliği sebebiyle ihraç edilen bir Dışişleri Bakanlığı mensubunun nikah şahidi olması düşünüldüğünde, açıkçası bu KHK’yı kimlerin hazırladığı noktasında da ciddi şüphelerim var. Zira bu KHK’nın getirdiği düzenlemeler sadece Fethullahçı çetenin hizmetine sunulmuş ve onların propaganda araçlarına faydası olacak noktalar barındırmaktadır. Ama daha da tehlikeli olan nokta; Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir hukuk devleti olmaktan çıkıp, devlet aygıtının elinde bulundurduğu güç tekelini sivillere bırakarak ortaya çıkacak bir kaos ve iç savaş tehdidine çıkarılan davetiyedir. Bu sadece AKP iktidarının destekçilerinin silahlanıp muhaliflere saldırması gibi ihtimallerden ibaret değil. Böylesi bir uygulama kutuplaşmanın arttığı bir toplumda bütün yurttaşların kendi cezalarını kendilerinin vermesi gibi bir algıyla hareket edip çok daha büyük çatışmalara ve kaoslara yol açabilecektir. Siyasi iktidar içerisinde gerçekten FETÖ ile mücadele eden var mı veya hali hazırda FETÖ ile hiçbir ilişkisi olmayan birileri kaldı mı bilmiyorum, ama o birileri varsa umarım bu garabet düzenlemeyi bir an evvel ortadan kaldırmak adına harekete geçer, yoksa Türkiye Cumhuriyeti’ni çok daha karanlık günler bekliyor olacaktır. Durumun vehametini sadece tweet atarak duyuran muhalefetin ise tweet atmanın ötesinde acilen harekete geçerek bu büyük tehlikeyi durdurmak adına daha ciddi hamleler yapması gerekmektedir.

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.