OTORİTER/POPÜLİST AKP REJİMİ LİDERİ FRANSA ZİYARETİNDE

Popülizm, kötü ve yetersiz demokratik temsil ile toplumsal gidişin yarattığı düş kırıklığının kesiştiği noktada devreye girer.

Otoriter/Popülist AKP rejimi lideri Fransa ziyaretinde

06 Ocak 2018 Cumartesi 18:39

Aydın Cıngı

Popülizm, kötü ve yetersiz demokratik temsil ile toplumsal gidişin yarattığı düş kırıklığının kesiştiği noktada devreye girer. Dolayısıyla popülizm, hem toplumda oluşan bir sıkıntının göstergesi hem de hoş ama boş bir beklentinin dışavurumudur; her gün karşılaşılan güçlüklere karşı basitleştirici ve saptırıcı bir yanıt verme yöntemidir. Popülist politikaya en çok görece düşük eğitimli seçmen duyarlıdır.

Popülizmi anlamak için, belirsizlikler ve eksiklikler içeren demokrasilerimize daha yakından bakılmalıdır; çünkü popülizm, gerçekten günümüz demokrasilerine içkin bir sorundur. İçinde bulunulan aşamada siyasal gözlemcinin aklına gelen şudur: “20. yüzyılın, ideolojik totalitarizmler çağı olması gibi, acaba 21.yüzyıl da seçilmiş despotlar ve popülizmler çağı olmaya doğru mu gitmektedir? Acaba bu, demokrasinin yeni hastalığı mıdır?”

Gerçekten de, Avrupa’ya bakarsak şu anda Rusya, Türkiye, Macaristan, Polonya gibi ülkelerde yürürlükteki rejimler yarı demokratik/yarı otoriter popülist niteliktedir. Öte yandan, ABD gibi bir ülkenin dümenine otoriter popülist bir başkan geçmiştir. Ayrıca birçok demokratik Avrupa ülkesi de, iktidarları zorlayan (Fransa özelinde Ulusal Cephe) gibi sağcı popülist partilerin ve onların (Fransa özelinde Marine Le Pen) gibi otoriter eğilimli popülist liderlerinin tehdidi altındadır. Dolayısıyla demokratik Batı ülkeleri ve AB, başta Fransa, popülizme ve popülist rejimlere karşı son derecede duyarlıdır.

Erdoğan/AKP Rejimi’nin özelliklerini hepimiz biliyoruz. Onu, sağcı popülist bir lider güdümünde dinci popülist bir parti iktidarı olarak niteleyebiliriz. Bu rejimin varlığının Türkiye’ye yaşattıklarından örnekler her gün gazetelerde, televizyonda ve sosyal medyada sergileniyor. Burada şu önemli noktaya parmak basalım: Erdoğan/AKP Rejimi sıkışmıştır ve sıkıntıdadır.

İçeride çoğunluğu elden gitmiştir; politikalarını onaylayanların sayısı gittikçe düşmektedir. Yurttaşların çoğunluğu rejimin baskıcılığından bunalmıştır. Bundan böyle “gerçekten” kazanması kuşkulu seçimleri “yine de kazanmış” sayılma, iktidarı ve mevcut mevzileri terk etmeme yolları Halk Özel Harekatı (HÖH) ve KHK 696 ile aranmaktadır.

Rejim dışarıda da sıkışmıştır. Zarrab davasının da ötesinde, ABD ile ilişkiler tarihte görülmüş en alt düzeydedir. NATO ile hem kurum hem üye ülkeler düzeyinde anlaşmazlık, hele S-400 füzelerinden sonra daha da derinleşmiştir. Rusya veya Putin ile dostluğun ne denli sınırlı olduğu Suriye sorununda belirginleşmiştir. Ortadoğu’da bile hatırı sayılır bir dost ülke kalmamıştır.

Bu ölçüde inanılırlığı aşınmış ve uluslararası düzlemde yalnızlaşmış bir rejim için AB ile yeniden “merhabalaşmak” farz olmuştur. Ne var ki, bu birliğin lokomotif ülkelerinden Almanya’ya yakın geçmişte söylenmedik söz, edilmedik hakaret kalmamıştır. Sıklıkla yanımızda duran Büyük Britanya Brexit oylamasıyla kendini AB’nin dışına atmış; kala kala bir Fransa kalmıştır. Üstelik bu iki ülke Suriye’nin geleceği ve Assad Rejimi konusunda benzer görüştedir.  Erdoğan’ın 5 Ocak 2018 Paris ziyareti işte bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Le Monde Gazetesi’nin görüşmeden önceki yorumunda belirtildiği üzere, her şeyin açıkça konuşulmuş olacağı Erdoğan-Macron görüşmesinden, olsa olsa terörizme karşı ortak çalışma ve benzeri türden teknik ve ekonomik işbirliğine ilişkin sonuçlar çıkacaktı. Macron’un temel özgürlükler ve demokrasi kuralları konusunda yapmış olacağı uyarıların Erdoğan nezdinde nasıl olsa karşılık bulamayacağı kuşkusuzdu.

Nitekim Paris’te Başkanlık Sarayı’ndaki görüşme sonrası düzenlenen basın toplantısında cumhurbaşkanları tarafından yapılan konuşmalar ve basın mensuplarının soruları ve verilen yanıtlar çerçevesinde, iki ülke arasında, daha doğrusu iki cumhurbaşkanı arasında aşılamaz dünya görüşü farklılıklarının bulunduğu ortaya çıktı.

Macron, iki devlet adamı ve yönetim arasındaki anlayış farkını açıklıkla ortaya koyarken, Türkiye’nin son yıllardaki siyasal tercihlerinin onu Avrupa’dan ayırdığını vurguladı. Bir başka deyişle, Türklere “madem Erdoğan’ı seçtiniz o vakit Avrupa’yı düşünmeyin” dedi. Ancak pragmatik bir anlayışla, Türkiye’nin Avrupa’ya endeksli bir ekonomik ve politik yapıda kalmasının; yani Türkiye’nin Rusya’ya doğru itilmemesi gerektiğinin altını çizdi.

Kimi Fransız televizyonlarından canlı izlenebilen basın toplantısında sorulan sorulara Türkiye Cumhurbaşkanı’nın verdiği yanıtlar ise, demokrasiyi özümsemiş TC yurttaşları için üzüntü vesilesi oldu. Erdoğan, hoşlanmadığı bir soru soran gazeteciye sinirlenip direkt olarak “sen” diye hitap etti. Türkiye’de tüm muhaliflerine karşı yaptığı gibi, o gazetecinin “Fetö’cü ağzıyla konuştuğu” yolunda iddiada bulundu. Ama daha vahimi ise, Osman Kavala ile ilgili soru soran gazeteciye “Kavala’nın ne kadar da çok avukatı varmış” anlamında bir deyişle “ironik” bir yanıt vermiş olması oldu.

Sonuçta, Erdoğan liderliğindeki bir siyasetçi grubunun, fıtratları gereğince veya sorumluluk duygusundan uzaklaştıkça Türkiye’yi çağından ne ölçüde koparıp uzaklaştırdığı bir kez daha ortaya çıktı. Katar ve Sudan gibi ülkelere saygısızlık etmek istemem, ama Erdoğan ancak oralarda “diplomasi” yapmakla yetinse daha uygun olur.

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.