SAADET PARTİSİ’NİN STRATEJİSİ

Deniz YILDIRIM

09 Mart 2018 Cuma 12:18

Siyasette bir süredir Saadet Partisi’nin ağırlığı artıyor. Nasıl yorumlamalı? Bir yandan bu ağırlığın artmasının nedenlerine ve sonuçlarına, diğer yandan Saadet’in Türkiye’deki siyasal ortam içinde geliştirdiği stratejiye ve son olarak da bu stratejinin avantajlarıyla dezavantajlarına bakalım.

Önce ilk sonuç. Otoriter, baskıcı dönemlerde partilerin siyasette “özgül ağırlıkları”nı arttıran şeyler, sayısal güçlerinden çok siyasal sürece müdahale kapasiteleriyle daha fazla ölçülüyor. MHP’nin olağan-demokratik yolların tasfiyesine katılıp doğrudan yukarıdan bir koalisyon içine girerek ülke yönetimine dahil olmayı seçmesi bunun bir yanıysa, siyasal boşluklardan yararlanarak sayısal gücünün üstünde siyasal etki kapasitesi geliştiren partilerin öne çıkması diğer yanı. Bu diğer yan Saadet Partisi. Bugün sayısal olarak yüzde 25’lik CHP mi yoksa yüzde 1’lik Saadet Partisi mi daha fazla gündemini oluşturabiliyor? Sözünü ettiğim budur. “Partilerin siyasal kapasitelerinin sayısal güçlerinin önüne geçebilmesi kapısı şimdi daha da açık” şeklinde özetleyebiliriz. Burada sayısal kapasite ile siyasal kapasitenin birbirinin zıddı olmadığını yine de not düşelim.

Aslında Saadet’in bu denli merkezileşmesi, sadece Saadet’in bu dönem için geliştirdiği siyasal stratejiye bağlı değil. Bir diğer belirleyici de, özellikle Erdoğan’ın ve AKP’nin Saadet’i “Cumhur İttifakı”na katma konusundaki ısrarı. Bu ısrar, hem AKP tabanında hem de muhalefet kesimlerinde aynı anda Saadet’in daha da kilit konumuna geldiğini göstermeye hizmet etti. Bu nedenle Saadet’in ittifaka katılmamasından daha fazla, en azından şu an için, AKP’nin Saadet’i ısrarla ittifaka katmaya çalışmasının siyasal algılara etkisi var. 

Etkisi iki boyutta. Yine sayısal ve siyasal düzeyde. Birincisi, yani sayısal etki: son seçimlerde yüzde 65 oy almış toplam üç siyasi partinin, yani AKP-MHP ve BBP’nin önümüzdeki seçimlerde yine de yüzde 50’yi bulmakta zorlanacağının itirafına dönüşüyor Saadet’e dönük ısrar. Siyasal etki ise daha da belirleyici. AKP ile MHP’nin kurmak istediği “milliler-gayrimilliler”, “dindarlar-dinsizler” eksenli seçim-siyaseti kutuplaşmasını boşa düşürüyor Saadet’in “karşı taraf”ta yer alması. 

Bu siyasal etkinin sayısal zaaftan daha belirleyici olduğu ortada. Ve sanıyorum Saadet Partisi’nin asıl avantajı, aynı anda hem iktidar bloğunda yarattığı bu etkinin hem de muhalif kesimlerde oluşturduğu sempatinin farkında olan, ayaklarını pergelin iki ayağı gibi iki zemine de dokunduran bir strateji geliştirmiş olması. 

Saadet’in 4 Avantajı

Dolayısıyla Saadet’in yeni süreçte 4 ana avantajı var. Birincisi, Saadet Partisi’nin bu yeni duruma özgü geliştirdiği uzun erimli stratejisi var; CHP’den farklı olarak. 

İkincisi, Saadet Partisi şu an için karpuz gibi ikiye ayrılmış iki toplumsal kesime aynı anda seslenebilen tek siyasi parti konumunda olduğunu ya da stratejisini sürdürürse olabileceğini görüyor. Uzlaşmacı, kutuplaştırmayan çizgi, bu strateji içinde anlam kazanıyor. Ve bu da iki tarafta da sempati topluyor. 

Üçüncüsü, yeni ittifak düzenlemeleri Saadet Partisi’ne gerçek sayısal potansiyeline de ulaşma imkanı veriyor. Bugüne kadar barajı aşamayacağı düşüncesiyle Saadet Partisi’ne oy vermeyen, fakat ikinci parti olarak Saadet’i gören bir AKP seçmen tabanı da var. Şimdi bu tabana “oyunun boşa gitmeyeceği” bir zemin sunma şansı doğuyor. 

Ve dördüncüsü. Bir yandan AKP’nin MHP ile organik olarak bütünleşmeye başlaması ve HDP’nin siyasal süreçte etkisizleştirilmesiyle birlikte, özellikle Kürt muhafazakar seçmenler arasında artmaya başlayan temsil krizini/boşluğunu okuyarak özel olarak bu bölgeye ve tabana dönük bir yan strateji izleniyor. Burada da güçleniyor.

Bütün bunlar, Saadet Partisi’nin koşulları iyi okuduğunu gösteriyor. 

Bu durumda, birinci avantaj ya da üstünlük olarak ifade ettiğimiz stratejisi, uzun vadeli okuması nedir Saadet

Partisi’nin? Saadet Partisi’ni sayısal gücünün ötesinde belirleyici bir siyasal etki gücüne taşımaya başlayan tutum nasıl özetlenebilir?

Saadet’in Stratejisi

Benim gözlemim Saadet Partisi’nin okumasının şöyle olduğu yönünde. Türkiye’de Siyasal İslam iktidarda, fakat giderek bir şahıs rejimiyle özdeş hale gelmiş, otoriter rejimin merkezi ideolojisine dönüşmüş durumda. Ve bütün dayanakları, “ütopyalar”ı çözülüyor. Çözüldükçe baskı gücüne başvurmak zorunda kalıyor. Ve buna dönük tepkiler toplumsal düzeyde azalan değil artan ivmede. Dolayısıyla AKP sonrası Türkiye’de Siyasal İslam’a söz, siyaset alanı kalmaması ihtimali/riski görülüyor. 

Saadet’in çıkışının, kendisini bu gidişten ayırma, bu gidişe İslami kesim içinden de itiraz edenler, karşı koyanlar olduğuna dair tarihe bir işaret bırakma arayışıyla bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Zira AKP’nin “otoriterleşmesi” yeni bir durum değil; yeni olansa Saadet’in artık bundan kendisini ayırmak zorunda olduğunu görmesi. Kanaatimce Saadet’in bütün siyasal stratejisinde ana belirleyici, öncelikle bu okumaya dayanıyor. Saadet Partisi, demokratik bir Türkiye’nin inşasına katkı vererek uzun vadede geleneksel Milli Görüş siyasetinin ana aktörü konumunu sürdürmek, Siyasal İslam’ı Saray Rejimi enkazından kurtarmak istiyor. Bu açıdan Temel Karamollaoğlu’nun Tunus’ta Gannuşi’nin izlediği stratejiye benzer bir tutumu güçlendirmeye çalıştığını söylemek mümkün. Dolayısıyla öncelikle seslendiği ya da seslenmek istediği kesim AKP değil; AKP dışı toplumsal kesimler. 

Bazıları bu yazdıklarımı bir tür yargılama ya da eleştiri olarak görebilirler. Önce bunu açıklığa kavuşturayım. Saadet Partisi’nin bugün geldiği konumu önemsiyorum, değerli buluyorum. Siyasi ve toplumsal hareketler her konuda uzlaşmak zorunda değil. Fakat farklılıklarını koruyabilmek, açıklayabilmek için öncelikle temel bazı demokratik şartların oluşması gerekiyor. Düşünce-ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, ülkenin demokratikleşmesi, OHAL düzeninin sona ermesi gibi konularda yanyana gelişler kıymetlidir. İkincisi, her siyasi partinin bir gelecek stratejisi vardır ya da olmalıdır ve Saadet’in Türkiye için düşündüğünün yanında bir de kendi siyasal hareketinin geleceğiyle ilgili tutum alması kadar doğal bir şey yok. Dolayısıyla yazdıklarım yargılama değil, bir durum saptamasıdır. 
Bu ara notu bitirip şu soruya gelelim: “Saadet öncelikle AKP dışı toplumsal kesimlere sesleniyorsa AKP tabanını yok mu sayıyor?”. Hayır, yazının başlarında da bunu belirttim. Saadet’in asıl avantajı, aynı anda bu iki kesime de seslenebilir pozisyona yükselmesidir. Güzel, ama bunu nasıl yapıyor?

Burada da AKP içine, kadrolarına, kurucularına ve bunun ötesinde de tabanına dönük bir mesajla ilerlediğini görüyoruz Saadet’in. Biliyoruz ki AKP içinde Erdoğan dışında bütün AKP kurucuları dışlanmış durumda. AKP demek Erdoğan demek. Bu başta da böyleydi; şimdi keskinleşti. Fakat AKP’den dışlananların ya da Erdoğan’ın siyaset tarzının hareketin uzun vadeli geleceğini tehlikeye attığını düşünmeye başlayanların bir “çıkış stratejisi” yok. Gördüğüm kadarıyla Saadet Partisi bu kesime de bir çıkış stratejisi sunuyor. Yani partinin kurucu tavanına. Abdullah Gül isminin bu denli anılmasının ve Saadet’in bunu reddetmemesinin, hatta oyun planının merkezinde tutmasının temelinde bu yatıyor. 

Bir de partinin tabanına dönük strateji var. Özellikle AKP’nin orta yaşlı ve yaşlı tabanında çok daha fazla görünen bir “Erdoğan ya da AK Parti kaybederse biz de 15 yıllık kazanımları kaybederiz” kaygısı var. Gençlerde kopuş ise daha hızlı. Saadet liderliği, özellikle “28 Şubat Sendromu” ile hareket eden AKP tabanına bir bakıma “asıl bu gidişe itiraz etmezsek enkazın altında hepimiz kalırız” mesajı iletiyor. Dolayısıyla bu mesajını “bizim demokratik bir Türkiye inşa edecek blokta yer almamız, aynı zamanda kazanımların geri gitmeyeceğinin garantisi” teminatıyla tamamlıyor. Bana göre Erdoğan’ın Saadet’i ittifaka katma ısrarının arkasında asıl bu mesajları okuması yatıyor. 

Erdoğan’ın Yanıtı

Erdoğan buna yanıt üretmez mi? Üretir; Erdoğan’ın siyasal stratejisi daima ittifaklar merkezli oldu. Siyasal İslam’ın tek başına hiçbir zaman belirleyici güç olamayacağını bildiği için. İttifaklar siyasetinde ise iki ana belirleyen var. Birincisi, oluşturduğu tehdit algısına göre yanında saf tutanlar, yani müttefikleri var ve bunlar günün şartlarına göre sürekli değişebiliyor. Ve ikincisi, kendi ittifaklarını sıkılaştırırken karşı taraftaki ittifakları dağıtmayı, sarsmayı ve yan yana gelişleri imkansızlaştıracak iç çelişkileri deyim yerindeyse kaşımayı tercih ediyor. 

Saadet Partisi’nin asıl dezavantajı ya da sınavı da burada başlıyor. Şu ana kadar özellikle laik seçmen ve siyasal partilerle Saadet arasında gelişen yeni bağ, geleneksel din ve laiklik tartışmalarını canlandırmamaya ve bilinçli bir yok saymaya dayanıyor. Ki bu anlaşılır, sessiz bir mutabakat. Herkes ayrılıklardan çok öncelikleri öne çıkarmaya çalışıyor. Erdoğan ise laik seçmenle Saadet arasındaki, AKP tabanıyla da Saadet arasındaki çelişkileri derinleştirmek ya da konuşulmayan, yok sayılan meseleleri daha fazla gündemleştirmek isteyecek. Nitekim 8 Mart’ta yaptığı “İslam’ın güncellenmesi” konulu açıklamayı biraz da buradan okumakta fayda var. 

Öyle ki Erdoğan hem giderek artan İslamcı radikalizm söylemine sessiz kalışının merkez tabanı kaçırdığını gördü. Hem de özellikle laik seçmenle Saadet arasında gelişen yeni "ilişki"de Saadet tarafını geleneksel-savunmacı tepkilere zorlamayı seçti. Bu, önümüzdeki sürece dair de bir işaret. Saadet'in asıl sınavı, buna geliştireceği yanıt olacak. Ve örneğin Saadet radikalleri/gelenekçileri savunan görüntüsü verirse Erdoğan kazanacak. 

Ne yapılabilir?

Yapılacak olan, bugünden Türkiye’de tüm yurttaşların ve siyasal hareketlerin söz alanını garanti altına alacak bir yeni demokratik siyasal sözleşmeyi rahatlıkla konuşabilmektir. Halının altına süpürmeye gerek yok. Mutabakat bugünden sağlanabilir. Demokratik, laik, inanç, ifade özgürlüklerini garanti altına alan; sosyal hakları iyileştiren, halkın ekonomik kazanımlarını koruyup geliştirecek bir yenilenmiş Cumhuriyet sözleşmesi bugün muhalefet saflarında yer alan her siyasal hareketin ve geniş gayrimemnun toplumsal kesimlerin asgari temelde buluşmasını sağlayabilir, garanti altına alabilir. Fakat bu kuruluş sözleşmesine öncülük edecek, sayısal kapasitesini siyasal kapasiteyle güçlendirecek bir öncü/kurucu siyasal irade olmadığı için savrulmalar daha fazla yaşanacaktır. Bu yüzden muhalif kesimlerin uğraşacağı öncelik Saadet Partisi değil, bu kuruluş sözleşmesi etrafında Saadet Partisi dahil tüm ülkeyi birleştirecek bir siyasal iradeyi örgütlemek olmalıdır.  

 

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.