SEÇİMLERİ BOYKOT ETMEK DOĞRU BİR TUTUM OLABİLİR Mİ?

Merdan YANARDAĞ

29 Mart 2018 Perşembe 00:01

AKP iktidarının MHP desteğiyle Meclis’ten geçirdiği yeni seçim yasası, hiç kuşkusuz halkın iradesini, daha somut bir ifade ile seçim sandığını “çalma” operasyonunun alt yapısını hazırlama girişimidir. Yeni yasayla, hem seçim güvenliği büyük ölçüde ortadan kaldırılmış durumdadır hem de oy sandığı, devlet aygıtını elinde tutanların bütün operasyonlarına açık hale getirilmiştir.

Öyle anlaşılıyor ki; 16 Nisan 2017 Anayasa değişikliği referandumunda Yüksek Seçim Kurulu (YSK) eliyle kaynağı belirsiz 1, 5 milyon mühürsüz oyun geçirli saydırılarak kıl payıyla da olsa seçimi almak, büyük bir panik ve korkuya yol açmış durumda. Çünkü, referandumu kimin kaybettiğini en iyi bilenler AKP liderleridir. Eğer öyle olmasaydı, yeni seçim yasasıyla halkın iradesini karanlık mahfillerde değiştirmeye dönük böyle bir yasa çıkarılmazdı. O nedenle, bu seçim yasası, dinci-faşizan AKP-MHP blokunun elindeki bir silah olmaktan çok, onun korkusunun ve güçsüzlüğünün de bir işaretidir. Dahası, bu seçim yasası, daha 2019 seçimleri –ki yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere üç seçim olacak- yapılmadan, AKP-MHP blokunun sandıkta yenildiğinin işareti, hatta kanıtı durumundadır.

Ancak, muhalefetin beklenen tepkiyi eylemli ve etkili bir şekilde ortaya koyamaması, 16 Nisan 2017 referandumunu Erdoğan-AKP iktidarı kaybettiği halde halkın oylarına ve iradesine sahip çıkılamaması, toplumda büyük bir umutsuzluk yaratmış durumda. Asıl sorun budur. AKP iktidarına tepkili yurttaşların büyük bölümü, “Bunlar gitmeyecek, bir yolunu bulup iktidarı ve devleti ellerinde tutmaya devam edecekler” diye düşünüyor. Bu ruh hali büyük karamsarlık ve yılğınlığa yol açıyor. Başta CHP olmak üzere, ilerici muhalif parti ve örgütlerin halka yeterince güven verememesi, bu karamsarlığı daha da büyütüyor.

Durum böyle olunca, kimi aydınlar ve toplumun eğitimli kesimlerinde seçimleri boykot etme eğiliminin, yani sandığa gitmeyerek, bu sahtekarlığa ortak olmama tutumunun güçlendiği gözleniyor. Bu tutum, halk içinde de bir protesto eylemi şeklinde gelişme eğilimi gösteriyor

BOYKOT HER ZAMAN DEVRİMCİ BİR TAKTİK MİDİR?

Öncelikle belirtelim ki, “boykot” belli koşullarda devrimci siyasal tatiktiklerden biridir. Örneğin; yönetenlerin artık eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin çok büyük bölümünün de bir önceki dönemde olduğu gibi yönetilmek istemediği ve bu tutumunu eylemli olarak ortaya koyduğu, ulusal ölçekte derin bir siyasal ve toplumsal kirizin yaşandığı koşullarda, seçimler halkın devrimci enerjisini ve değişim iradesini söndüren etki yaratır. Toplum öznel (subjektif) bakımdan da eskiyi aşmaya ve yeni bir döneme sıçramaya hazırdır. Bir de devrimci siyasal örgütler toplumdaki bu eğilime öncülük edecek programa ve iradeye sahip ise, işte bu koşullarda seçimleri boykot etmek doğru devrimci taktik olacaktır.

Ancak, bir koşul daha vardır; topluma bir seçenek sunmuk... Toplumsal mücadeleye öncülük eden parti ya da örgütler, eğer krizi aşacak ilerici bir siyasal çözüm önerisi ve hedefini de halkın önüne koyabilirlerse boykot biricik siyasal taktik haline gelecektir.

Ayrıca, "ulusal kriz" ve "devrimci durum" dışında öyle siyasal koşullar oluşabilir ki, seçimlere katılmak bir suça ortak olmak anlamına gelebilir. Toplumda, iktidarın ya da egemen güçlerin bir politikasını protesto etmek yönünde yaygın bir eğilim gelişebilir. İşte böyle bir eğilimden kopmak da doğru olmaz. Bu koşullarda düzen ya da rejim değişimi gibi büyük ve radikal hedeflerden çok, daha sınırlı amaçları bulunan bir protesto eylemi olarak da seçimleri boykot etmek gerekebilir. 

Günümüz Türkiyesi'nde ise -nesnel ve öznel bakımdan- yukarıda saydığım koşullar bulunmuyor. Daha önemlisi, seçimlere bir yıldan fazla bir zamanın bulunduğu bir aşamada, olası iç ve dış siyasal gelişmeleri hesaba katmadan boykot taktiğini önermek ve topluma başkaca bir seçenek sunmamak, kitlelerde pasifikasyona yol açacaktır. Bu tutum, islamcı-faşizan blokun önünü açarak, alanı gericiliğe bırakmaktan başka bir anlam taşımayacaktır. Bir yıl siyasette çok uzun süredir. Çünkü, hiç beklenmedik ulusal, bölgesel ya da küresel bir gelişme, önümüze bambaşka bir tablo koyabilir. Ülkede öyle bir siyasal ve toplumsal alt-üst oluş yaşanır ki, ortada ne iktidar ne de bugünkü anlamda muhalefet kalır. Bu durumda boykot veya seçimlere katılma tutumlarının her ikisi de gereksiz hale gelir vb.

BOYKOT AKP-MHP BLOKUNA YARAYACAKTIR!

B kez seçimlerde AKP iktidarını "demokratik" ve "özgürlükçü" gerekçelerle destekleyecek liberaller ve sol liberaller artık yok. Hayat tarafından bütün tezleri yanlışlanan, tarih tarafından mahkum edilen bu kesimlerin, -yer yer siyasal şirretlikleri devam etse de- artık ciddiye alınacak bir itibarları, yüzleri ve güçleri de bulunmuyor.

Ancak, şimdi de Gülen Çetesinin tasfiye edilmesinden sonra pek, “milli” ve “anti emperyalist” gerekçelerle Erdoğan-AKP iktidarına destek veren bazı ulusalcı çevreler ortaya çıktı. Bu ulasalcı kişi ve çevrelerin "yetmez ama evetçi" liberallerden -bu tutumları bağlamında- gerçekte pek bir farkları bulunmuyor. Ancak bu ulusalcılar, önümüzdeki  seçimlerde dinci-faşizan AKP-MHP blokunu açıkça desteklemeye de cesaret edemiyor.

Öte yandan, bazı liberallerin ve kimi radikal ulusalcı çevrelerin kendi umutlarının tükenişini bütün topluma ait bir tutum haline getirmek istedikleri de gözleniyor. Öyle ki, seçimlerin “boykot” edilmesi görüşü alttan alta özellikle bu çevreler tarafından gündeme getiriliyor.

Sonuç olarak, daha bugünden eçimlerin "boykot" edilmesi görüşünü savunanlar son çözümlemede Tayyip Erdoğan’ın liderliğini yaptığı AKP-MHP blokuna, diğer bir tanımlamayla mezhepçi-faşizan cepheye nesnel bakımdan “evet” demiş olacaktır.

Bugün kimi sol çevrelerde de gündeme gelen bu boykotçu eğilim, deyim uygunsa "sanal devrimci" bir pozisyonu temsil ediyor. Çünkü, seçimi reddettiğiniz takdirde kitlelere daha büyük, gerçekleşebilir ve onları harekete geçirecek devrimci bir seçenek sunmak gereklidir. Dahası bu seçenek için etkili bir mücadeleyi örgütleme gücüne sahip olunmalıdır. Oysa durum öylesine açık ki, solun genel olarak ne böyle bir örgütsel ölçeği ve gücü var ne de bu yönde yapılacak bir çağrının kitleler nezdinde bir karşılığı...

Ayrıca hukuksal bakımdan yüzde 50'nin altnda bir katılım gerçekleştiğinde, seçimlerin iptal edileceğine dair bir anayasal ya da yasal düzenleme de bulunmuyor. Yukarıda da belirtildiği gibi, daha çok ulusal ölçekte yaşanan “devrimci durum” ve kriz ortamında izlenecek politik bir taktik olarak boykot, kitlelerin devrimci bir kalkışma içinde olmadıkları koşullarda egemen güçlere ve iktidara hizmet etmekten başka bir sonuç doğurmaz.

GERİCİ-FAŞİZAN BLOK YENİLECEKTİR!

Eğer gereği yapılırsa, ilerici muhalefet güçleri dönemin ihtiyaçlarına yanıt veren bir programla etkili bir mücadele stratejisi izler, gerekli taktik adımları atarsa, AKP-MHP blokunun, diğer bir ifadeyle gerici-faşizan cephenin, 2019’da yapılacak her üç seçimde de yenilgiye uğratılması mümkündür. İslamo-faşist yükselişin sert bir kırılmaya uğratılmasının toplumsal, tarihsel ve siyasal koşullarının büyük ölçüde oluştuğunu söyleyebiliriz. Henüz kurulu düzenin sınırları dışına çıkmaya hazır olmayan geniş toplum kesimlerinin, büyüyen tepkilerini seçim sandıklarına yansıtacaklarını öngörmek yanlış olmayacaktır.

Yapılacak iş, seçim güvenliği için daha çok çalışmak, sandıklara ve halkın iradesine etkili bir şekilde sahip çıkmaktır. Özellikle seçim gecesi olası bir hile ya da sahtekarlık girişimine anında ve etkili bir şekilde karşı koymak, gerekirse sokakları işgal ederek en sert şekilde yanıt vermeyi göze almaktır.

Unutulmamalıdır ki, yeni yasa nasıl düzenlenirse düzenlensin, her şeye karşın seçimlerde hileye başvurmak, oyları çalmak, sonuçları değiştirmeye çalışmak, halkın iradesini engellemeye kalkışmak yasal bakımdan hala ağır bir suçtur. Yasaktır! Bu durum, muhalefetin en büyük meşruiyet silahı ve alanıdır.

NOT:

Anımsanacağı gibi, Prof. Murat Belge’nin ülkeyi terk edeceğinin ortaya çıkmasıyla başlayan ve benim “Liberal İhanet” adlı kitabım (Kırmızı Kedi Yayınları) çevresinde gelişen tartışmaya Gün Zileli de katılmış ve daha çok liberalleri savunan/kayıran bir tutum içine girmişti. Bu çerçevede aramızda başlayan tartışma sırasında, “Liberal İhanet” kitabımı okumadığı ortaya çıkmış, bunun üzerine kendisi kitabı okuyacağını ve yazacağı yazı ile onu “yere sereceğini” ilan etmişti. Beni yıkıcı bir üsluba sahip olmakla eleştirdiği halde, kendisinin de muhtemelen farkında olmadığı, geçmişte kalan kökne, saldırgan ve polemikçi (tartışmacı değil, polemikçi) tutumu vardı. Ancak, kitabı okuduktan sonra yazdığı yazıda beni de şaşırtan bir tavır sergiledi. Kitabı "yere sereceğini" söyleyen Gün Zileli, okuduktan sonra kaleme aldığı yazısında şöyle diyordu;

“Diyebilirim ki, kitabın esası, AKP diktatörlüğüne, 2000-2013 yılları arasında destek veren liberal ana akımın eleştirisi olarak doğru bir yönelimi temsil etmektedir. (…) Soldan gelen liberallere yönelttiği eleştiriler esasen doğrudur ve bu eleştirilere ben de katılmaktayım.” (www.gunzileli.com/2018/02/22)

Ayrıca benim hakkımda daha önce yine kişisel bloğunda yazdığı, ancak yanıt vermeyi gereksiz gördüğüm bir başka yazısında kullandığı kimi ifadeler için de özeleştiri yapıyordu. Zileli’nin bu tutumunu son derece olumlu bulduğumu belirtmeliyim. Bu yaklaşım, beklemediğim ölçüde iyi ve sevindirici bir tavırdı.

Elbette Gün Zileli yazısında, Liberal İhanet kitabıma ilişkin bir dizi eleştiri de yöneltiyor. Yazının asıl gövdesini de bu eleştiriler oluşturuyor. Söz konusu eleştiriler esas olarak yanlış olmakla birlikte, Zileli'nin yaklaşımı nedeniyle acil şekilde yanıtlanmasını gerktirecek bir durum da kalmadı. Çünkü bu eleştirilerin bir bölümü ideolojik önyargılar ve doğru olmayan bir bakıştan kaynaklanıyor, -ki esas olarak bunları tartışacağız- bazıları ise yanlış anlama ya da anlaşılmanın ürünü görünüyor.

Özetle; Gün Zileli’nin yazısı ve bu tutumu, benim yanıt vermek konusunda acele etmemi de engelledi. (İsteğimi kırdı da diyebiliriz.) Serin kanlı bir yanıt vermek için acele etmeden, olayın soğumasını beklemenin daha doğru olacağını düşündüm. Sonuçta, aynı dünya ve fikir iklimi içinde olduğumuzun bilinci ve duygusuyla her zaman tartışabilirdik. O nedenle acele etmedim. Kendisinin "liberter" olduğunu belirten, ama liberal eğilimlerinin ağır bastığını düşündüğüm Gün Zileli arkadaşın yazısına, gündemin yoğun olmadığı bir sırada, önümüzdeki günlerde daha kapsamlı yanıt vereceğimi belirterek, bu uzun notu noktalıyorum.