TOPLUM ÖLÜRKEN...

İbrahim Kaya

03 Mart 2018 Cumartesi 20:13

Paranın yaşamımızın en merkezine yerleşmesi ve üzerimizde hakimiyet kurması, toplumsal çürümeyi adeta kaçınılmaz kıldı. Toplumsal çürümeyi sonuç olarak kaçınılmaz kılan bir diğer süreç ise politik etkinlikler sahasının yegane hedefinin mutlak iktidar olduğu yönündeki anlayışın hakimiyet kurmasıdır. Yani bir taraftan paranın diğer taraftan da iktidarın yaşamı yönlendiren iki yegane güç olması, toplumsallığı önemli ölçüde yıktı. Bu çağın insanları olarak bizim yaşamlarımız tarihin daha önceki hiçbir döneminde görülmemiş düzeyde bir borçlanmaya dayanmaktadır. Muazzam düzeylerde borçlanarak yaşıyoruz! “Zenginleşmek” de dahil her “mutlu” hedefe ancak “borçlanarak” ulaşıyoruz. Politik iktidar gündelik hayatın her noktasına değiyor; iş bulmak, iş garantisine sahip olmak, hatrı sayılır ve sözü dinlenir olmak hep politik iktidar kanalıyla mümkün kılınıyor. Paraya ve iktidara boyun eğmek veya daha doğrusu onlar tarafından tutsak alınmak bugün “insanlar” olarak toplumsal değerlerden söz etmemizi anlamsız kılıyor. Çünkü esaslı olarak “toplum” çürüyor hatta ölüyor!

TOPLUM YIKICILARI OLARAK KÜLTÜRELCİLİK VE BİREYCİLİK
Toplum bugün bilindiği biçimiyle ve içeriğiyle aslında oldukça yakın bir tarihsel dönemin ürünüdür; Giddens, Touraine gibi çağımızın önemli sosyologları bu konu üzerinde hemfikirdirler: toplum dinsel  ve oligarşik egemenliklerin ortadan kaldırılışının verdiği bir üründür. Amerikan bağımsızlık mücadelesinin ve Fransız Devriminin bir meyvesi olan toplum bugün adeta can çekişme safhasındadır. Bu noktaya gelinmesindeki belirleyici neden; ekonomik sorunsalın ama kısmen de politik sorunsalın toplumsal alanı boğması hatta kolonize etmesidir. Bu süreç toplum karşıtı “kültürelci” ve “bireyci” anlayışları neredeyse çağın alternatifsiz anlayışları kılmıştır. Kültürelcilik insanları toplumu bölen topluluklara (cemaatlere) hapsederken, bireycilik toplum karşıtı kibri ve “köksüzlüğü” dayatmıştır. Her ikisinin aynı zaman sürecinde yaşanması ise sözünü ettiğim ekonomik ve politik sorunsalların toplumsal sahadan kopuşuyla ilgilidir. “Ekonomici” bir anlayış dünyayla ilişki kurmamızdaki temeli oluşturmaya başladığından buyana “başarının” ancak ve ancak bireysel düzeyde elde edilebileceği hissine kapıldık. Kolektif olarak hedef gerçekleştirmek, toplum için ideali, ortak iyiyi savunmak “modası geçmiş” bir tutum hatta “dinazorluk” olarak değersizleştirildi. Hayat, “şahsın” tüketimine indirgenince, araçsal akıl daha önce hiç olmadığı kadar hakim olunca, ortaklıklar, müştereklikler kolayca “feda edilebilir” noktaya getirildi. Birlikte toplum halinde yaşamak ideali gözden düştü ve hayat için asli olanın şahsın mümkün olan bütün yolları tüketimini yükseltmek için kullanması olduğu inancı devreye sokuldu.

Bu toplumu çürüten kibirli, sorumsuz bireyciliğin güç kazanmasının yanı sıra toplumu çürüten diğer gelişme elbette cemaatleşme (topluluklaşma) oldu. Bu gelişme kültürelciliğin güç kazanmasının getirdiği kaçınılmaz sonuçtur. Toplumsal olana bir tür alternatif olarak kültürel olan öne çıktı veya çıkarıldı. Bu süreç elbette ekonomik düşünmenin hayatı yönlendirmesinden bağımsız değildi ama daha çok politik sorunsalın mutlak politik iktidar hedefi çerçevesinde yorumlanmasının hakimiyet kazanmasıyla ilgiliydi. Politik sorunsal esas itibariyle toplum halinde birlikte yaşamamızın politik ilkeleri nelerdir; hangi politik temeller üzerinde birlikte aynı siyasa içinde yaşayacağız meselelerini ilgilendiren bir sorunsaldır ama mutlak iktidar çerçevesinde politik sorunsalı düşünmek zorunlu olarak toplumsal ilişkiler sahasını politik güce hapsetme sonucunu doğurdu. Burada söylemeye çalıştığım kuşkusuz toplumun politize edildiği şeklindeki bir anlayış değildir; aksine toplumun politik olanın dışında kalması ama ona göre pozisyon alması meselesidir. Hal böyle olunca; “kültürel kimlik” toplumsallığın önüne geçip bütün ortaklıkları, müştereklikleri ve en önemlisi “toplumsal kurumları” zayıflattı. Etnik, dinsel, cinsel v.d. “kategorik kamplara” yerleşen ve ortaklıkları değil ama farklılıkları kutsayan “ihtiraslı” topluluklar toplumu hızla çürütüyor.

KURUMLAR ZAYIFLIYOR
Sonuç itibariyle, bir yandan cemaatçi (toplulukçu) tutum ve diğer yandan toplum karşıtı şahsiyetçi anlayış aynı anda hüküm sürmeye başlayınca toplumun varlığını konuşmak anlamsız hale gelmeye yüz tuttu. Baudrillard’ın anladığı anlamda değil ama Touraine’in anladığı anlamda bir tür “toplumsuzlaşma” sürecinde olduğumuzu kabul etmek durumundayız. Toplumsuzlaşma, önemli ölçüde, toplumsal kurumların güç kaybetmesi ile ilgili bir süreçtir; örneğin, eğitim kurumuna bakalım ve kendi ülke deneyimimize göz atalım. Eğitim kurumu esas itibariyle birlikte toplum halinde yaşamanın “modern” temellerini çocuklara ve gençlere aktararak bir erdemli yurttaşlar topluluğunu inşa etme hedefiyle yola çıkan kurumdur. Meyve olarak da sunduğu fırsat eşitliği sayesinde bir toplumdaki “orta katmanları” o toplumun geniş katmanları kılmak ve böylelikle “toplumsal uzlaşıya” katkıda bulunmak; toplumun uzun yaşamasını sağlamaktır. Bu hedefler için elbette eğitim kurumunun yurttaşların “ortak” değeri olması yani kamu tarafından finanse edilmesi elzemdir. Türk Eğitim Kurumu da çok uzun sayılmayacak bir dönemde hukukçularını, öğretmenlerini, hekimlerini, mühendislerini, subaylarını vs. kamu kaynaklarıyla yetiştirmiş ve toplumsal birlikteliği kuvvetlendirmiştir. Ancak, sözünü ettiğimiz paranın yaşamımızın en merkezine yerleşmesiyle birlikte eğitimde özelleştirmenin önü alınamamış ve artık eğitim kurumunun asli hedefi toplum halinde birlikte yaşamaya katkı değil fakat rekabetçi, yıkıcı, talancı bir piyasaya katkı haline gelmiştir. Bu nedenle eğitim kurumu zayıflamakta, toplumsal bir kurum olarak nitelenmesi gittikçe güçleşmektedir. Kibirli şahıslar yetiştirmek bu eğitim kurumunun asli hedefi haline gelmekte ve böylece toplumsalı yıkmaktadır.

Aynı eğitim kurumunun politik iktidarın mutlaklaşması ile ilişkili olarak cemaatleşmeye (topluluklaşmaya) yani toplumsuzlaşmaya yaptığı katkıyı da ele alarak tartışmamızı netleştirelim. Paranın yaşamlarımıza hakim olması ile özelleştirme arasındaki ilişkiye benzer biçimde iktidarın mutlaklaşması ile cemaatleşme arasında da ilişki vardır. Kamu okullarının son yıllarda gittikçe dinselleşmesi, epey sayıda okulun İmam Hatip okuluna dönüşmesi, okul yöneticilerinin belirli bir anlayışa sahip olma şartının aranması vb. gelişmeler Eğitim Kurumunun toplumsal ortaklıklar için değil fakat belirli bir kültürel-dinsel anlayışın hakimiyeti için hedef belirlediği anlamına gelmektedir. Sonuç itibariyle, bu hızlı biçimde “cemaatleşmeye” ve toplumun ayrılmasına yani toplumsuzlaşmaya yol açmaktadır.

AKTÖR ARAYIŞI
Tam böylesine toplumsuzlaşma sürecinde alternatif bir çözüm sunma işlevi üstlenmesi beklenen yeterli, donanımlı bir aktörün ortaya çıkma olasılığı da gittikçe zayıflamaktadır. Örneğin, ülkemizdeki muhalefet, “yurttaşları” seçimlere hazırlama, strateji belirleme ve toplumu “yeniden inşa etme” yönünde bir becerisinin olduğunu/olacağını beyan etme niteliklerinin hiç bulunmadığı bir dönemini yaşıyor. Ancak, yeni aktörün ortaya çıkma olasılığı hiç yoktur şeklinde bir karamsarlığın hakim olmasının önüne geçilmesi yönünde “politik saha dışında” yaratıcı aktörlerin (sanatçıların, bilimcilerin, felsefecilerin vb.) adım atmasıyla sürecin tersine döndürülmesi için gayret sarfedilmesi zorunlu yoksa toplum ölüyor!

 

         

 

   

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.