UTANMAZLIK!

Bir ülkede güçlü olmak, haklı olmak demek olmuşsa gelecek karanlık demektir. Bir ülkede kendi ahmaklıklarına herkesi ikna etmeye sistematik biçimde çalışan yöneticiler varsa toplumun iflası yakın demektir.

Utanmazlık!

10 Kasım 2017 Cuma 18:20

Berk Yüksel

Bir noktadan sonra istenildiği kadar ezik, mazlum ve Tanrı adına konuşulsun; çoğunluk bunu yemeyecektir. Neredeyse yarım asır önceki eziklik hikâyelerini tekrar tekrar satmak isteyenler olsa da bu tezgâhtarlığın sonuna gelinmiştir. İstenildiği kadar her konuda dini terminolojiye dayanarak konuşulsa da yolu sonu görünmüş; hikâye eskimiş, naftalin kokulu bu hikâyenin yerine yenisi konamamıştır... Dini jargondan da, kendini Tanrı görenlerden de, Tanrı adına yeryüzünde konuşanlardan da bıkılmıştır! Haklının değil güçlünün egemenliğinden de bıkılmıştır artık!

Sağdan soldan, “Davalara kadı baksın”, “Boşanma durumunda imam araya girsin” sesleri yükselirken, müftüler çoktan nikâh kıymaya başlamış durumda... Yalanlar her yöne egemen olurken, büyük yalanlar artık söylenmekte... Alternatif bir gerçeklik yaratılıp herkesin buna ikna olması beklenmekte... Büyük yalanlarla, büyük çoğunluğu her zaman ikna etmek olanaksızken yine de bu tek seslilik ile denenmekte... Ekonomi roket taktı, uçuyoruz, gökten turist yağacak, paraya para demeyeceğiz yeni isim koyacağız, maaşlar zamlanıp uçacak, büyüme artacak, domates satılacak, her yerden adalet fışkıracak diye yalanları büyüterek uçuşa geçmek daha yüksekten düşüşü ve büyük hayal kırıklıklarını getirecektir!

Et, buğday, mercimek hatta saman bile ithal edilirken tontiş haberlerle yandaş basın ile bulutları mora boyamak işe yaramamaktadır. İğneden ipliğe ithal olacak ama her konuda ona buna sözde kafa tutulacak; olacak iş değildir... Dış politika iç politika için vizyonsuzca, öngörüsüzce yapılınca sonuç da maalesef böyle olmaktadır. Eti daha iki gün önce hakaret ettiğin ülkeden almaktan yüksünülmez mesela. Bir ülkenin liderine “benle aynı değerde değilsin” denilip kısa sürede kucaklaşmayı yani her konuda yapılanın, söylenenin tam tersini defalarca yapmak normal görülebilir böylece.

Tüm bunlar yaşanırken, bir öyle bir böyle iken durum en şaşkınlık verici şey; kitlenin önemli bir bölümünün tavrıdır. Yöneticiler ne yöne dönerse dönsün elleri kanayacak biçimde alkışlayıp, ses tellerini çatlatacak şekilde tezahürat edenleri görmek işin en acısıdır... Kitlenin ayçiçeği gibi her konuda tek bir kişiye ağzı açık bakar durumu hiç de sağlıklı değildir. Bir gün sınav sistemi değişir, bir gün kış lastiği, bir başka gün cam filmi sökülür sonra tekrar takılır, vergiler artar ertesi gün zamda indirim yapılır ve bir toplum yalpalar durur...

Ülke çok ciddi bir ekonomik kriz yaşıyor; ekonomi çevrilebilir bir durumda değil; görmeyelim, söylemeyelim dense de gerçek ortadadır. Dolar dört liraya ilerlerken, her şey zamlanırken, sözde dik durulmaya çalışılmaktadır. Sıcak paraya hiç olmadığı kadar ihtiyaç vardır. Ekonomi battığı zamanlarda yastık altındaki altınlara göz dikilir. “Dövizini bozdur” diye eldeki üç kuruş da hedeflenir. Bunun sonu vergilerle öpülecek bir millettir. Öyle bir kerelik öpüş de olmayacak gibi gözükmektedir. Bir sağ yanak, bir sol yanak ile devam eden ve elde avuçta kalan ne varsa onun da heba olacağı bir dönem...

Eşzamanlı düşler ülkesinde yaşanıldığını insanlara inandırma ile görevli bir koro tüm iletişim kanallarında görev başındadır. Büyük yalanlar söylenmektedir! Aslında her şeyin güzel olacağına dair koro aynı elemanlardan oluşmuş durumdadır. Kadro kanal kanal, gazete gazete gezdirilir... Hükümet sorumlusu, görevli yorumcular ve gazeteciler inanmadıkları şeyleri söylerler... Liyakatine bakılsa vasıfsız olanlar, liyakatlerine bakılmaksızın hayatlarında, rüyalarında bile göremeyecekleri yerlere, makamlara getirilmektedirler. Haber kanalları denen “son bilenin ve yalan yanlış bilenin” bizler olmasını amaçlayan kanallarda herkes adeta birer Pokemon, birer ponçik, ne söylenirse söylensin saf, seke seke hoplayan mutlu mesut Polyannalar. Oluşturulmuş gündem sadece izin verildiği ölçüde konuşturulmak istenmektedir.

Yeşili sevmiyorlar, hem de hiç sevmiyorlar. Her yer beton olsun istiyorlar, tek amaç beton oy getirsin; doğa ise kimsenin umurunda değil. Aç kaldıklarında Toki’nin yenmediği anlaşılacak... Beton biriktirerek kalkınacağını, çağdaşlaşacağını sanmak; sanata, kültüre, bilime, eğitime önem vermemek akıl alacak bir durum değildir. “Benim kaderim senin kaderindir” saçmalığı topluma pompalanıyor sanki geçmişi olmayan bir toplummuş gibi. Siz kimsiniz acaba, siz kimsiniz de tüm toplumun kaderi olduğunu söyleme cüretini gösterebiliyorsunuz? Bu topraklardaki insanlar son döneme kadar amip miydi, yok muydu? Değildi elbette... Kendini vazgeçilmez görenleri tarih çok görmüştür, ziyaret etmek isteyenler en kudretlilerini bile mezarlıklarda yâd edebilecektir!

Haberlerin gerçek nitelikleri yazılmayıp, doğru ya da yalan bakılmadan bir amaca yönelik verilmesi doğru haberi ve bilgiyi alabilmek için alternatif iletişim alanlarını doğurmakta. Gerçeğe ideoloji ile yaklaşma hastalığı bunu doğurmaktadır. Tüm dünyada ırkçılık denen illet artarken, herkesi sunileştirme tipi yaklaşım ile yol almak felaketi buraya da buyur etmektir. Bir ülke tamamen içine kapanıp, goygoy ile yönetilirken, fikir insanlarına düşen tatlı su balığı olmayıp, yanlışa yanlış diyebilmektir.

Değerlere, ilkelere, prensiplere, fikirlere, ideolojilere pek önem göstermeyen bir kitle mevcut ama konu ekonomi olunca aynı kitle çok acımasız olabiliyor. Faydacılık her dönem merkezde, bu doğru ancak bu kadarı iç acıtmakta... Bir taban var ortada, eğitimsiz, bilgisiz; onların üzerinden politika yapılmakta. Eğitim artınca oy düştüğü utanmazca söylenip, eğitimsizlik ve cehalet kutsanmakta. “Kırk kere söylersem bir şeyi doğru ya da yanlış fark etmez, sorgulamadan inandırırım onlara!” deniyor ki bu noktada da yolun sonu görülmekte zira oylar düşüyor ve farklı alanlarda karizma çiziliyor.

Yargı maalesef ki içler acısı bir durumda. Demokrasi yok artık. Her yöne korku iklimi hâkim. Sokakta iki kişi yan yana yürürken çekinilmekte... Eşzamanlı ülkeyi yönetenler ülke menfaati için değil; bir partinin çıkarı için, bireylerin çıkarları için gerginlik politikası izlenmekte. Bu noktada kutuplaşan toplum konuşamamakta ve giderek hırçınlaşmakta... Düşünce insanlarının temel amacı işte bu toplumsal ruh hastalığını görüp, bu korku iklimini yıkmaktır. “Bin çiçek açsın, bin fikir yarışsın” denmelidir. Uzlaşmaya gerek yoktur, konuşabilmek yeterlidir. Zaten rönesans ve reform da bu değil midir? Tek fikirlilikten çok fikirliliğe geçiş...

Son dönem yaşanılanları en iyi anlatacak sözcük utanmazlıktır. Utanmazlık bu dönemin sembolüdür. Ne olursa olsun zeytinyağı misali üste çıkma çabası, asla kendi ile yüzleşmeme, hep bir düşman arama ile gelinen nokta utanmazlıktır. Omurgalı duruş görülememektedir. Ergen gibi sosyal medyadan ona buna laf sokanların omurgalı duruş sergilemesi beklenmemelidir. Son dönemlerde ne kadar ağır utanmaz olunursa bu topraklarda o kadar iyi olmuştur. Arsızlıktır bunun sonu... Haksızlık ve adaletsizlikler çığırından çıkarken devir artık fikren ortaya çıkıp, gerekirse “Kara Murat benim” deme devridir. 

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.